Şunu iyice anlamak gerekir ki: Proletarya olmadan devrim yapılamaz. Kendi kurtuluşunun en uç hedeflerine ulaşmadan – proletaryanın en kalabalık kesiminden bahsetmeyeceğim, zira bu kesim ancak zaferin parlaklığı ve getireceği faydalar karşısında ikna olacaktır ama en zeki, en gelişmiş dolayısıyla en aktif ve en uyanık kesimi olmadan- devrimler, harcanan onca kan ve emeğe karşılık sadece hor görülme ve hayal kırıklığı getirir; sonuçta boyunduruk değiştirip efendiyi umutsuzca değiştirmekten öteye gitmez. Proletaryanın fikir ve çıkarları açısından yabancı kaldığı, şaibeli oligarşilerin hesaplarının ve entrikalarının körü körüne bir aracı olduğu her hareketin başka bir sonuca varamayacağını anlamak için; 1789 Büyük Fransız Devrimi’nin ya da son İtalyan Ulusal Devrimi’nin akıbetini düşünmek yeterlidir.

Öte yandan, işçilerin, sosyalizmin ve anarşizmin temelini oluşturan uzun bir tarihsel deneyimin meyveleri olarak ütopyanın din dışı niteliği ve devrimci cüretkârlığıyla harekete geçmedikleri yerlerde; mücadelelerinin, inandıkları o acil, görünür ve geçici faydaları bile sağlayamadığına ikna olmak gerekir. Kısacası bu durum Sisifos’un zahmetli ve verimsiz emeğine benziyor: Binlerce çaba ve risk pahasına çekingen taleplerinin kayasını zirveye çıkarıyorlar ancak kayanın her zaman değişmemiş ve umutsuz sefaletler ve köleliklerle dolu vadiye yuvarlandığını görmekle yetiniyorlar. Ve eğer cüret, cesaret ve atılganlık her türlü talebin en güvenilir yol göstericisiyse, bu talep en iyi savunucularını, en etkili militanlarını, yıkıcı gruplarda bulur; tabii ki bu gruplar sağduyulu, tavizsiz ve aktif oldukları sürece. Dolayısıyla, karşılıklı ve kendiliğinden gelişen bir uzlaşma için zemin mevcuttur ve bu zemin çok geniştir; ne yazık ki, henüz hiç ya da neredeyse hiç kullanılmamıştır.

Anarşistler, özellikle son zamanlarda, proletarya ile gönülsüzce ya da ancak geçici olarak ilişki kuruyorlar; ilk hayal kırıklığında onu küçümseyerek ve güvensizlikle terk ediyorlar.

Bugün, 1880 ile 1890 yılları arasında yaşanan hata tekrarlanıyor: Enternasyonal’in ilk on yılında yaklaşan devrime sürüklediğimizi hayal ettiğimiz kitleler, yeni seçim yasasının tuzağına düştüler ve bizi terk ederek, anarşiyi, sosyalizmi, Marx’ı ve sınıf mücadelesini Parlamento’da bir koltuk karşılığında takas eden adayların peşinden koştular.

”Bundan çıkarılacak hiçbir yarar yoktur! Bu toplumu kaderine terk etmek, şarlatanların ve entrikacıların insafına bırakmak daha iyidir!” diyorlar.

Haklı olarak şöyle diyorlar: Şimdiye kadar olduğu gibi, rahipler tarafından gözetlenen ve baskı altına alınan, hükümetlerin demir yumruğu altında tutulan, patronların boyunduruğu altında ezilen, kütüphanelerden ve okullardan dışlanıp kiliseye, hapishaneye ya da dere kenarına sürüklenen proletarya bu haliyle ancak şu olabilir: itaatkar ve dar görüşlü bir sürü. Biz de bir zamanlar öyleydik, ta ki özel koşullar, talihin tesadüfleri ya da beklenmedik sarsıntılar içimizdeki isyanı uyandırana kadar; bu isyan da bizi nihayetinde kurumlara ve toplumsal ilişkilere karşı giderek daha kapsamlı ve cüretkar bir eleştiriye götürdü.

Haklı olarak, bu sürecin bizim için de zorlu, sancılı, yavaş ve dayanılmaz şüphelerle, içsel trajedilerle kesintiye uğradığını düşünüyorlar. Bu trajedilerde kalp, duygu ve sevgiler, aklın egemenliği altında gönülsüzce boyun eğiyor ve aklın devirdiği putların ve mihrapların üzerinde ağlayarak, kanayarak oyalanıyorlar. İnancı en sağlam, en güçlü olanlarda bile, gerçeğin alanına yapılan bu girişler o kadar nadir ve o kadar hayati önemdedir ki, bunları yüceltip, mutlak bir özgürleşme ya da bağımsızlık işareti olarak görmek kadar övünmeye de gerek yoktur. Eğer kısıtlı mirasımızı; kibrimizi değil, ideallerimizi beslemek için kullanmak istiyorsak, sürdürdüğümüz çabalarımız baştaki coşkumuzla eşdeğer olmalıdır. Öte yandan, en zayıf ve en kararsızı bile olsa her enerji, her irade öylesine gereklidir ki, hiç kimsenin onları küçümsemeye ya da reddetmeye hakkı yoktur. Hele ki bizlerin; ahlaki buyruğun önündeki bütün engelleri aştıktan sonra, herkesten ve her bireyden kendi iç güçlerinin verebileceğinden fazlasını bekleyemeyeceğimizi bilen bizlerin. Bugün onların uyuşukluğu içinde beliren belli belirsiz bir kıpırtı, yarın derin bir nefese dönüşecektir; yeter ki adanmışlık, düşünme ve deneyim onların kendi potansiyellerini kendilerine keşfettirsin.

Onlar, asırlarca kölelikle aptallaştırılmış, kendi coşkularına direnen, söylemlerine kayıtsız kalan, heyecanlarına alaycı yaklaşan, ütopyaya karşı çıkan proletaryanın; düzeltilemez vahşiler olduğunu ve bu kesimden toplumsal devrim adına devrimci militanlar çıkarmaya çalışmanın nefeslerini, zamanlarını ve inançlarını boşa harcamak anlamına geldiği sonucuna varırlar.

Zaten bu inanç, çoğu zaman sallantılıdır. Yenilenme coşkusunu yararlı bir şekilde sergileyebilecekleri ve gerçeklikle sürekli temas halinde kalabilecekleri tek alandan koparılan bu yoldaşlar, sonunda sadece kendilerini görmeye başlarlar ve bir üstünlük takıntısı geliştirirler — bu üstünlük, hayali ve batıl inanç niteliğinde olmaktan kaçınamayacak kadar olumsuz bir ölçütle değerlendirilmektedir. Böylece, farkında bile olmadan adım adım başlangıç noktalarına geri dönerek, isyan ettikleri adaletsizliği kabul ederler; kendi iradelerine rağmen şunu derler: “Kabul etmiş ve yerinden kıpırdamayan bu köleler yani proletarya, hak ettiği kaderi yaşar; sürüye bir çoban, tebaaya bir zalim, serflere bir efendi gerekir.” Ve buradan, rahibin onları aptallaştırmasının, hükümetin onları ezmesinin, gösterişçi sahtekarların onları aldatmasının, patronun onları aç bırakmasının çok doğru olduğu sonucuna varmak için sadece bir adım, tek bir adım vardır ve çoğu bu adımı atar.

Çok aceleci sonuçlara varmak, insanın gerçeklikle, yaşamla ve bugünkü bütün yaşamın ekseni olan proletaryayla bağını koparır; oysa proletarya, doğmakta olan yeni yaşamın da itici gücü ve dayanağı olacaktır. Yoldaşlarımızın birçoğu, hatta en önde gelenler arasında bulunanlar bile, çok kısa sürede kopuştan (ayrılıktan) inkâra ve davadan dönmeye geçiyor; son pişmanlık gösterisi içinde, aydınlık günlerinin ezgileriyle ve coşkularıyla örülmüş bütün inanç, umut ve başkaldırı eylemlerini boğuyorlar. Eğer proletaryanın, yaşamın ve tarihin onu biçimlendirdiğinden başka türlü olamayacağını düşünmüş olsalardı, öfkelenmezlerdi. Tersine, proletarya bizim olmasını istediğimiz gibi olsaydı, yani bizim kendimiz gibi olsaydı, ne proletaryanın bize ne de bizim ona ihtiyacımız olacağını kavrarlardı. Tam da istediğimiz gibi olmadığı için, ona yaklaşmalı, onunla birlikte yürümeli ve onu sevmeliyiz. Evet, gerçekten de durum budur.

Bununla birlikte, aynı derecede kötü, hatta daha da iğrenç başka bir eğilim daha vardır. Onu gelecek sayımızda ele alacağız.

-Luigi Galleani-

Çeviren: Kızıl Emir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir