12 Ocak 1887’de Seine jürisi, 37 yaşındaki çilingir Clément Duval’ı idam cezasına çarptırdı. La Panthère des Batignolles grubunun kurucu üyesi olan Duval, 4 Ekim 1886’da Monceau Caddesi’ndeki bir malikaneye girerek, 15 bin frank değerinde gümüş eşya ve mücevher çaldıktan sonra binayı ateşe verdi. 17 Ekim’de, Sûreté ajanları, bir çalıntı mal satıcısına giderken onu yakalamaya çalışır. “Yasanın adına, sizi tutukluyorum” diye bağıran ajana, “Özgürlüğün adına, kafanı kırarım!” diye cevap verir ve ardından çavuş Rossignol’un vücuduna bir bıçak saplar. Böylece hırsızlık, kundaklama ve cinayete teşebbüs suçlarından idam cezasına çarptırıldı, ancak cezası 28 Şubat’ta müebbet hapis cezasına çevrildi. Bu broşürde, 11 Ocak 1887’de asliye mahkemesi önünde yaptığı ve o dönemde sokaklarda 50.000 adet dağıtılan ifadesi yer almaktadır.
Bana yönelttiğiniz soru ve talepleri sormaya hakkınız olmadığını düşünsem de, sanık olarak size cevap verdim.Şimdi ise yargıç olarak konuşuyorum. Kendimi savunmaya niyetim yok; zaten sizin gibi iyi silahlanmış, askerleri, silahları, polisi, kısacası size destek olan bir paralı asker ordusu olan insanların karşısında bunun bana ne faydası olur ki?Mantıklı olalım, güç sizde, bundan yararlanın ve eğer bir anarşistin kafasına daha ihtiyacınız varsa, alın gitsin, hesaplaşma günü bu size karşı kullanılacaktır ve o gün anarşistlerin görevlerinin üstesinden geleceğine, merhametsiz olacaklarına dair sağlam bir umudum var, çünkü asla sizin kurbanlarınızın sayısına ulaşamayacaklar! Sadece size değil, tüm topluma sesleniyorum, bu bencil, zalim, yozlaşmış topluma, bir yanda çılgınlık, diğer yanda sefalet görülen topluma!

*Clement Duval’ın , hırsızlık suçundan aldığı ilk mahkumiyetini anarşist arkadaşlarına açıkladığı Le Révolté’ye yazdığı mektup (12 Kasım 1886)
Beni hırsızlıkla suçluyorsunuz, sanki hiçbir şeyi olmayan bir işçi hırsız olabilirmiş gibi.Hayır, hırsızlık sadece insanın insanı sömürmesinde, kısacası üretici sınıfın sırtından geçinenler tarafından gerçekleştirilir. Ben hırsızlık yapmadım, insanlık adına adil bir iade yaptım; bu para, yazılı ve fiili olarak devrimci propaganda için kullanılacak. Halka gerçeği göstermek için gazeteler, broşürler çıkarmak için… Kötülüğü hisseden halka, tedavi yöntemini göstermek için… Çünkü halk yeterince uzun süredir aldatılıyor. Kimya ile ilgilenmek ve savaş günü için gerekli hazırlıkları yapmak için…; İşçilerin, bilinçlenerek uyuşukluklarından, gevşekliklerinden kurtulacakları o gün için… Çünkü eski dünyanın bu şeytani entrikasının ortadan kalkmasının zamanı geldi; böylece eski dünya herkesin daha adil bir kadere kavuşacağı kurumlara yerini bırakacak; bu da ancak anarşist komünizmde var olacaktır.
Çünkü anarşi, her türlü otoritenin reddi demektir. Ve otorite, en büyük toplumsal felakettir, çünkü insan özgür değildir; oysa insan, diğer insanların özgürlüğüne zarar vermediği sürece istediği her şeyi yapmakta özgür olmalıdır – aksi takdirde kendisi de bir despota dönüşür. Komünizmde, yetenekleri ve gücü ölçüsünde topluma katkıda bulunan insan, ihtiyaçları ölçüsünde pay almalıdır. İnsanlar karakterlerine, yeteneklerine, uygunluklarına göre gruplar oluşturur, birbirlerini arar, en iyi işleyen grubu örnek alır, kibir ve aptalca gururu bir kenara bırakır, yoldaşından daha iyi olmak istemez; aksine, yoldaşının da kendisinden daha iyisini yapabilmesi yönünde onu teşvik eder. Böylece, bu yararlı şaheserler ortaya çıkar, sermaye tarafından yok edilen zekâlar yeniden ortaya çıkar, çünkü insanlar artık otoritenin ve bireysel mülkiyetin despotik boyunduruğu altında olmadıkları için özgürce gelişebilirler. Ve bu gruplar, ürünlerini birbirleriyle karşılıklı olarak, engelsiz bir şekilde takas edebilirler.
Artık altın yok; bu aşağılık metal, uğruna burada olduğum ve hor gördüğüm şey. Aşağılık metal, insanlığı saran tüm kötülüklerin, tüm ahlaksızlıkların kaynağı. Aşağılık metal, onunla insanların vicdanı satın alınır.
Anarşist komünizmle, insanın insanı sömürmesi sona erecek, bu alın terini sömürenler, bu tüccar ruhlu, açgözlü, bencil, ürünlerini ve gıda maddelerini zehirleyen, tahrif eden ve böylece insanlığın yozlaşmasına neden olan tüccarlar ortadan kalkacak. Bunu inkar edemezsiniz, çünkü daha yeni doğmuş zavallı küçük çocukların oyuncaklarını zehirleyen oyuncak satıcılarını bile denetlemek zorundasınız. Ve işçilerin hayatlarını benzeri görülmemiş bir pervasızlıkla tehlikeye atan fabrikalar… Örneğin birkaç ay sonra işçilerin felç geçirdiği ve sıklıkla öldüğü mercanköşk fabrikaları… Kısa sürede kel kalan, felçli hale gelen, kemik çürüğü olan ve dayanılmaz acılar içinde ölen cıva ve şaplama işçileri! Pekala, bu sağlığa zararlı ürünlerin, zararsız diğer ürünlerle değiştirilebileceğini bilen bilim adamları var. Bu talihsiz insanların o kadar acı verici bir ıstırap içinde kıvrandığını gören ve bu insanlık suçlarının işlenmesine göz yuman hekimler var. Hatta daha da ileriye gidilerek, bu fabrika sahiplerine madalyalar takılıyor, sanayiye ve insanlığa yaptıkları hizmetlerin anısına onursal ödüller veriliyor. Ve bu sağlıksız endüstrilerin sayısı o kadar fazla ki, hepsini saymak imkansızdır; işçinin on ya da on iki saat boyunca hapsedildiği, ailesinin ekmeğini kazanmak için zorbalığa maruz kalmak zorunda olduğu, küstah bir gardiyan ekibinin aşağılama ve hakaretlerine katlanmak zorunda kaldığı, bize antik kölelik ve ortaçağ serfliğinin hatıralarını hatırlatan tek şeyin kırbaç olmadığı yerler. Ve yerin beş ya da altı yüz fersah altına kapatılmış bu talihsiz madenciler, çoğu zaman gün ışığını yalnızca haftada bir kez görürler; ve bunca sefalet ve acıdan bitkin düşerek güneş üzerindeki haklarını ve yaşamın nimetlerini talep etmek için başlarını kaldırdıklarında, hemen sömürücülerin hizmetindeki bir sefer ordusu ortaya çıkar ve “Bu ayaktakımını kurşuna dizsinler!” denilir. Bunun kanıtları eksik değildir.
Ve erkeklerin erkekleri sömürmesi, kadınların sömürülmesiyle karşılaştırıldığında hiçbir şey değildir. Kadınlara karşı zaten bu kadar nankör olan doğa, onları ayda on beş gün hasta eder, ama buna aldırış edilmez: Kâr için bir et parçası, zevk için bir et parçası, işte kadının yazgısı budur. Kırsal kesimden gelen, güç ve sağlık dolu kaç genç kız, atölyelere, sadece dört kişiye yetecek odalara on-yirmi kişi kapatılıyor, bu yüzden gerekli havayı alamıyorlar, sadece kirli havayı soluyorlar: kendilerine dayatılan yoksunluklar da eklenince, altı ayın sonunda anemik hale geliyorlar. Ardından gelen hastalık, halsizlik, ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyen bir işten duyulan tiksinti hissi; bu talihsiz kadınları fahişeliğe sürüklüyor.
Toplum bu kurbanlar için ne yapıyor? Onları cüzzamlılar gibi kendi içinden dışlıyor, kayıt altına alıyor, polise kaydettiriyor ve birlikte oldukları kişilerin muhbiri haline getiriyor.
Ve siz, soylu ve cömert duygulara sahip bir işçinin, insan yaşamının bu manzarasının gözleri önünde durmaksızın sergilenmesine rağmen isyan etmeden tanık olabileceğini mi sanıyorsunuz? Bütün sonuçlarını bizzat yaşayan, ahlaken, bedenen ve maddi olarak onun sürekli kurbanı olan; yirmi yaşında “kan vergisini” ödemek, efendilerinin mülklerini ve ayrıcalıklarını savunmak uğruna kurşunlara hedef olacak bir et yığını gibi kullanılmak için askere alınan o işçi… Ve eğer bu kasaphaneden geri dönebilirse, ya sakat kalmış ya da onu yarı yarıya güçten düşüren bir hastalığa yakalanmış olarak döner; hastaneden hastaneye sürüklenir, böylece bilim adamlarına bir deney malzemesi olarak hizmet eder.
Bunu iyi bilerek söylüyorum ben; çünkü o kıyımdan iki yara ve romatizma ile döndüm. Bu hastalık bana şimdiden dört yıllık hastane hayatına mâl oldu ve yılın altı ayında çalışmama engel oluyor. Ödül olarak ise, eğer sizden istenen başı kesmeye cesaret edemezseniz, ben kürek mahkûmluğunda ölmeye gideceğim. Ve bu suçlar, bakanlık koridorlarında hazırlanıp kararlaştırıldıktan sonra, bir çıkar grubu ya da bir hanımefendi kaprisinin etkisi altında, güpegündüz işleniyor; sonra da çatılardan haykırılıyor: “Halk egemendir, Ulus egemendir!” ve bütün bunlar, tumturaklı sözlerin himayesi altında yapılıyor. Sanki aynı gezegende yaşayan insanlar arasında birden fazla vatan olması gerekiyormuş gibi.
Hayır! Anarşistlerin tek bir vatanı vardır, o da insanlıktır.

*Clément Duval’ın mahkumiyet kaydı ; kaçmadan önce hapishaneye (ceza kolonisi) gönderilmeye mahkum edilmişti.
Aynı zamanda, medeniyet adına, binlerce insanın acımasız bir vahşetle birbirini öldürdüğü o uzak seferler de budur. Medeniyet adına yağmalanıyor, yakılıyor, tek isteği kendi evinde barış içinde yaşamak olan bütün bir halk katlediliyor. Ve bu suçlar cezasız kalıyor, çünkü kanun bu tür hırsızlıkları, silahlı soygunları kapsamıyor, aksine: tüm bu katliamı başarıyla tamamlayanlara ödüller veriliyor, buna katılan paralı askerlere güzel eylemlerinin anısına madalyalar takdim ediliyor ve bu bilinçsiz insanlar, aslında bir cinayet diploması olan bu nişanı taşımaktan gurur duyuyorlar.
Ancak buna karşın, kanun, toplumun var olma hakkını reddediyor ve ihtiyaç duyduğu şeyi fazlaca zenginliğe sahip yerden almaya cesaret eden işçiyi ağır bir şekilde cezalandırıyor. Ah! İşte o zaman, o kişiye hırsız deniyor, mahkemeye çıkarılıyor ve ömrünü hapishanede tüketmesi için hapsediliyor.
İşte günümüz toplumunun mantığı budur.
İşte, ben bu suçtan dolayı buradayım: tüm toplumsal zenginliğin üreticileri, yaratıcıları açlıktan ölürken, bazı insanların bolluktan ölme hakkını tanımadığım için. Evet, ben özel mülkiyetin düşmanıyım ve uzun zamandır Proudhon’un sözleriyle “mülkiyet hırsızlıktır” diyorum.
Gerçekten de, mülkiyet nasıl edinilir? Hırsızlıkla, insanın hemcinslerini sömürmesiyle; sömürülen kişiye, sömürücüye on frank kazandıran bir emek karşılığında yalnızca üç frank verilmesiyle değilse nasıl? Üstelik küçük sömürücüler de bu konuda büyüklerden aşağı kalmaz. Bunun kanıtını bizzat gördüm: Dostum, boncuk ve süs işlemelerinden oluşan iki küçük parçayı bir aracı için yaptığında, her parça başına yalnızca yedi buçuk kuruş alıyordu. On beş gün sonra aynı işi bu kez doğrudan sipariş veren için yaptığında ise, kendisine parça başına elli beş kuruş ödendi.
Öyleyse, bilinçli bir işçinin, vade günü geldiğinde — yani kirasını ödeme günü geldiğinde — kendisine ücret olarak verilmiş olan paranın bir kısmını gidip aynı sömürücü mülk sahibine geri verecek kadar budala olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Ve karısının ve çocuklarının yaşam için en gerekli şeylerden bile mahrum kalmaya zorlandığını görürken; o asalak kişinin ise bu parayla borsada ya da başka yerlerde spekülasyon yapmasını, halkın sefaleti üzerinden kazanç sağlamasını veya gösterişli bir salonda, yaşamak için bedenini satmaya mecbur bırakılmış zavallı bir kadının kollarında sefahate dalmasını seyredeceğini mi sanıyorsunuz? Üstelik o kadın, böylesi bir herife duyduğu tiksintiye rağmen buna katlanmak zorundadır. İşte bu yüzden, böylesi alçaklıkların suç ortağı olmak istemediğimden, kira ödemiyordum — ki siz de beni bununla suçluyorsunuz. Kendimi, adına “mülk sahibi” denilen bu hırsızın, bu akbabanın yağmasına bırakmak istemiyordum. Ve işte bu yüzden, oturduğum çeşitli yerlerde hakkımda kötü referanslar verildi. İyi referanslar yalnızca uysallar, sürünerek yaşayanlar, sırtını eğip boyun eğenler içindir.
Zira, kanun her konuda mülk sahiplerinin suç ortağı haline geldiği için, başlarını gururla dik tutan, suistimallere, adaletsizliklere ve mülk sahipleri toplumunu oluşturan bu tür canavarlara karşı isyan ederek onurlarını koruyan işçiler lanetlenmektedir.
Ama uzun zamandır yalnızca vicdanımı ölçü alıyorum. Beni yakından tanıyan, yürekli insanların saygısını kazandığımdan emin olduğum için aptalların ve kötü niyetlilerin ne düşündüğünü umursamıyorum. Bu yüzden size şunu söylüyorum:
Benim şahsımda mahkûm edeceğiniz kişi bir hırsız değil; bilinçli bir emekçidir. Kendini yük hayvanı gibi görülmeye, istenildiği gibi sömürülmeye ve angaryaya koşulmaya razı olmayan; doğanın her insana verdiği inkâr edilemez bir hakkı, yani yaşama hakkını tanıyan bir emekçi. Ve toplum bu hakkı ona vermeyi reddettiğinde, o hakkı istemek için el açmamalı; onu bizzat almalıdır. Çünkü her yanın bollukla dolup taştığı bir toplumda el açmak korkaklıktır. Bu bolluk, herkesin refahının kaynağı olması gerekirken bugün yalnızca sefaletin kaynağı hâline gelmiştir. Neden mi? Çünkü bütün zenginlik, hazımsızlıktan çatlayacak kadar tüketen bir avuç asalak tarafından gasp edilmekte; buna karşılık emekçiler ise durmadan bir lokma ekmeğin peşinde koşmaktadır.
Hayır! Ben bir hırsız değilim, soyulan biriyim, adalet savaşçısıyım; her şeyin herkese ait olduğunu söyleyen biriyim ve işte anarşist düşüncenin bu sıkı mantığı, sizi titretmektedir. Hayır, ben bir hırsız değilim; inandıklarımın arkasında durma cesaretine sahip ve davasına adanmış samimi bir devrimciyim.
Bugünkü toplumda para savaşın can damarı olduğuna göre, onu elde etmek için elimden gelen her şeyi yapardım; çünkü bu para, insanlığı bütün zorbalıklardan ve acımasızca maruz bırakıldığı tüm baskılardan kurtarmayı amaçlayan, böylesine haklı ve soylu bir davaya hizmet edecekti.
Ah! Tek bir pişmanlığım var, o da bu kadar erken sizin elinize düşmüş olmam; bu yüzden, bu alçak topluma karşı beslediğim amansız bir nefreti ve intikam arzusunu tatmin edemedim. Ama beni teselli eden şey, cephede hâlâ savaşanların olmasıdır; zira tüm zulümlere rağmen anarşist fikir filizlenmiştir ve teorik gelişim sona ermekte, yakında yerini pratiğe, eyleme bırakacaktır. Ah! O gün geldiğinde, çürümüş toplum, yöneticiler, yargıçlar, her türden sömürücüler, sizlerin devri sona erecek.
Yaşasın sosyal devrim, yaşasın anarşi…
-Clément Duval-
Çeviren: Kızıl Emir

