Kafa Karışıklığının Sona Ermesi İçin

Devrimciler, biz kimiz?

Biz ahlakın ne koruyucuları ne de kurtarıcılarıyız; ancak yaşadığımız deneyimler karşısında sürekli yeniden yapılanmanın mimarlarıyız. Bir devrimcinin en temel ve derin anlamı budur: ne otoritelerin saçma emirleriyle ne de kendi naifliğinin acıklı duygusallığıyla sınırlanmamaktır. Devrimci, ne kendi varlığının ne de çevresindeki diğer insanların varlığının hiçbir yönünü ihmal edemez ve etmemelidir. İster huzurlu ve büyülü, ister lanetli ve cehennem gibi olsun, yeryüzündeki hayatın hiçbir yanı, devrimcinin gözünden ve kalbinden kaçmamalıdır; aksi takdirde, kolektif kurtuluşun eserini gerçekleştirmek üzere doğasına ve görevine ihanet etmiş olur. Devrimci, kendi acısını ve başkalarının acısını birbirinden ayrı şeyler olarak görmez; üstelik acıyı, ona sağlıksız bir tapınma göstermeden kucaklar. Böylece, doğal korkusu dışında acıdan çekinmez; toplum içinde acıyla yüzleşmekten korkmaz, çünkü acı bir tabu değildir. Acı, tüm insanları temelden etkileyen bir düzenin parçasıdır. Anarşist, dost ya da düşman olsun, hayatın ötekinin yüzü olduğunu bilir; ve yabancılaşmadan özgürlüğe giden yol, ne kadar karanlık olursa olsun, deneyim ve dersler açısından yine de zengin ve verimlidir. Ne fazla kaderci ne de fazla iyimser olamaz; kendi acısını ve ötekinin acısını dünyayı oluşturan genel sürece dahil etmesi, onu gerçekten yaşamaya ve özgür bir birey olarak algılamaya muktedir kılar.

Peki, bu algılar ve özgür olma arzusu nedir?

Toplumun, her dönemi için, [üstünde] bir baskı kültürü ve buna karşı [tabanında] bir direniş kültürü vardır. Devrimcinin görevi, her türlü direniş kültürünü korumak ve desteklemektir; zira her devlet, her iktidar, halkların kültürünü oluşturan ahlaki ve tarihsel gerçekleri yabancılaştırır, aldatır ve manipüle eder. Böylelikle onları kontrol eder. Halkın veya bireyin direnişini veya kendi öz-örgütlemesini anımsatan her anekdot, hikâye ve belge, doğru kullanıldığında iktidarı yok edebilecek muazzam bir hazinedir. Zira direniş kültürü, deliliğe sürüklenmemizi engeller. Kimliğimizi ve aklımızı kaybetmemizi önler; zihnimizde ve bedenimizde bir suç işlendiğini bize hatırlatır. Gerçek bir tutarlılığa sahip devrimci bir hareketi sürdürmek için direniş kültürünün ve ideolojisinin çeşitliliği gereklidir; ancak demokratik bir sistemin getirebileceği otoriter paradoksları önlemek amacıyla, ortak temeli özgürlükçü olmalıdır, yani her türlü merkeziyetçi yapıya karşı olmalıdır; böylece aşırı kıskanç ve bencil hale gelmiş kişilerin mücadeleyi çürütmesini engelleyebilir. Bizler, her türlü mutlakiyetçiliğin mutlak düşmanlarıyız. Çünkü sosyal ve kültürel bağlamlarımızın bize algılattığı şey budur ancak bu bağlamlar; zaman ve mekân bakımından birbirinden ne kadar uzak ve farklı olursa olsun, bireyler, halklar ve gruplar arasında ortak bir bağ kurar.

Bu bağ, dış bir otorite tarafından feda edilen haysiyeti korumakla ilgili bir görevdir; bu, tüm bireylerin ve tüm halkların doğuştan gelen doğal ihtiyacıdır: hayatta kalmak ve özgür olmak. Bu benzersiz düşünceyi doğuran duygunun kaynağına biz anarşi diyoruz. Özerklik ve bağımsızlık arzusu; delüzyonel büyüklük hayallerine kapılmış liderler olmadan, kültürel ve ekonomik yaşamın aktörleri arasında aracılar olmadan, birinin diğerini ezmesine yol açan dini kaderlemeler olmadan… İşte buna burada özgürlükçü eser diyeceğiz. Burada tasarlanan bu özgürlükçü eser yeni doğmuş bir şey değildir; bu, yüzyıllardır mücadelelerin, birçok grubun ve sınıfın meyvesidir. Bu eser, mücadelelere hayat veren ve hâlâ yaşamaya devam eden çeşitli uygulamalarla teorilerin akıllı bir kesişim noktası olmayı amaçlamaktadır. [Bu eser] her şeye karşı eleştirel olmayı amaçlar, ancak öncelikle kendisine karşıdır; ne bir yetenek ne de bir erdem olan, kültürlerin ve bireylerin hayatta kalmasına hizmet eden bir zorunluluk olan bu öngörüsünde kendini kandırmaz. Bu zorunluluk, ne düşüncelerinde ne de eylemlerinde sınırlı değildir. Devrimci düşüncenin geliştiği bağlam, ihtiyaçlar ve koşullar, söz konusu durumun gereksinimlerine uygun olan her şeyi mutlaka kullanır. Devrimci farkındalık ve eylemde, bazılarının diğerlerinden daha fazla meşruiyeti olduğu da söz konusu değildir; bunun teorik ya da pratik olarak uygulanması yeterlidir. Daha sonra, bu ilk teorik ya da pratik deneyimden yola çıkarak, devrimci süreçte ne kadar ileri gitmek istediğimizi ve bunu hangi yollarla gerçekleştireceğimizi değerlendirmeliyiz.

Aynı şekilde, konfor ve yabancılaşmayı geride bırakıp bilinmeyene doğru ilerlemenin bize neye mal olacağını da değerlendirmeliyiz. Ancak uzun teorik öğrenme sürecinin ötesinde, baskı unsurları varlığımızı şekillendirir ve belirler; bu unsurları hem kendi içimizde hem de dışımızda keşfetmeli ve derinlemesine incelemeliyiz. Çünkü baskı ve onun yarattığı travmalar, bir teorisyenin bir ömür boyu ulaşacağı sonuca saniyeler içinde ulaşmamızı sağlayabilir; bunun tersi de geçerlidir. Dolayısıyla, kapsamlı bir toplumsal değişim için, herkesin toplumsal kurtuluşun bir aktörü olması ve bu süreçte kendi deneyimlerini, teorik ve eleştirel bulgularını ifade etme imkânına sahip olması hayati önem taşır. Dışa dönük bir tavır sergileyenlerin, sade ve sessiz olanların gölgesinde kalmaması gerekir. Her ne olursa olsun, ister bir fikirden, ister bir adaletsizlikten, ister bir yanlış anlaşılmadan, nihayetinde her ne olursa olsun kurtulmak için, dolambaçsız ve maskesiz bir şekilde harekete geçmek gerekir. Doğrudan eyleme geçmek gerekir. Peki, doğrudan eylem nedir? Voltairine de Cleyre’nin şu sözlerini alıntılamakla yetineceğim: “Bir eylemi gerçekleştirmeyi planlayan ve bunu gerçekten başaran ya da başkalarının desteğini kazanmak için bu planı onlara anlatan herkes. Dışarıdaki otoritelerden kendi yerine harekete geçmelerini istemeden, doğrudan eyleme başvurmuştur. Tüm kooperatif deneyimleri esasen doğrudan eylemdir. Hayatı boyunca bir anlaşmazlığı çözmek zorunda kalan ve hemen ilgili kişilere, barışçıl ya da barışçıl olmayan bir şekilde başvuran herkes, doğrudan eylemi uygulamıştır.” Bu nedenle, bunu söyledikten sonra, ahlak ve şiddetle ilişkisi açısından doğrudan eyleme hak ettiği değeri vermek yerinde olacaktır. Doğrudan eylem, günümüz toplumunda halkın demokratik süreci halkın eline geri almasıdır. Bu, elimizdeki basit araçlarla kültürün, sokağın, bedenin ve zihnin yeniden sahiplenilmesidir.

“Doğrudan eylem” terimini çevreleyen karanlık ve aşırı şiddet içeren bakış açısına gelince, bunun hem bu terimi benimsemiş aşırı sağcı akımlardan, hem de devlet propagandasının bu terime karşı yürüttüğü yoğun karalamadan kaynaklandığını belirtelim. Bu konuda bir kez daha Voltairine de Cleyre’den alıntı yapacağım: “Aslında, inançlarının özü gereği, kendilerini tamamen doğrudan eyleme adamış olanlar kimlerdir? Tam da şiddete hiç inanmayanlardır! Ama yanlış anlamayın, doğrudan eylemin şiddetsizlikle eşanlamlı olduğunu düşünmüyorum: doğrudan eylem, Siloé çeşmesinin suları kadar sakin olabileceği gibi, aşırı şiddet içerebilir de.” İyi bir devrimci olarak, çiçeklere de silahlara da aynı derecede romantik bir tapınma sergilemek dürüst bir davranış değildir. Sosyal alandaki eylemlerden söz ederken, yararlı olandan gerekli olana uzanan kavramlar çerçevesinde kalmak gerekir. İlki de ikincisi de araçlardır. Barışçıl eylem, otorite, halk ve yürütülen eylem arasında ahlaki bir denge sağlayan bir araçtır; maddi ve insani açıdan ciddi kayıplara rağmen, az çok yerleşik bir ahlak anlayışına karşı bir tür tarafsız adalet korunur. Bu durum, sömürü, yağma, savaş vb. eylemleri gerçekleştirmek için otoritenin ve onun taşıdığı değerlerin özünü ortadan kaldırır. Şiddet eylemi ise sahneye çıkar; ahlakı ve onun eksik tartışmalarını belirleyen kültürel kalıpların dışına çıkarak, toplumu oluşturan unsurlara, yani bireylere ve onların maddi varlıklarına, tehlikeli bir şekilde doğrudan ve anında müdahil olur. Dahası, şiddet eylemi bir şok yaratır; bu şok, o anda ve zaman içinde bir iz bırakır; söz konusu şiddet eylemi amaçlanan sonuçları vermemiş olsa bile, toplumda bir hatıraya dönüşür; bu hatıra, yerel bireyler ve iktidarlar için, eylemin nasıl gerçekleştiği ve dolayısıyla onu gerçekleştirenlerin fikirleri hakkında sorgulamaya yol açan ebedi bir tehlike kaynağı olarak kalır. Bu eylem aynı zamanda, çeşitli aşamalar ve başlangıç noktaları içeren devrimci bir bütünün parçasıdır. Her ne kadar aynı yönde ifade bulsa da, nerede ve nasıl gerçekleştiğine dair nedenler çeşitlilik gösterir. Herkes aynı nedenlerle ya da aynı şekilde şiddet uygulamaz. Eylem araçlarımız, ekonomik ayrıcalıklara ve benzer düşüncelere sahip gruplara bağlı olacaktır. Devrimci şiddet kültürünün yapılandırılması, halkın kendini savunması, gönüllülük ve doğrudan demokrasiye dayalı ademi-merkeziyetçi silahlı örgütlenme ve şiddetin ölçülü bir şekilde ifade edilmesi çerçevesinde uygulanabilmesi ölçüsünde gereklidir.

Devrimci savaşta tecavüze yer yoktur; böyle davrananların sonu, ancak ölüm olmalıdır. Aynı şekilde kutsal ya da sembolik değerlere yönelik saygısızlıklar, cesetlerin parçalanması ve düşman tarafına yönelik aşağılayıcı provokasyonlar da kabul edilemez. Sivillere karşı işlenen zulümlerden ise söz etmeye bile gerek yoktur; çünkü bunlar özgürlükçü ideolojiyle hiçbir şekilde bağdaşmayan yöntemlerdir.
Burada söz konusu olan, bireyin bireyi öldürmesi değildir; iki kitlenin körü körüne fanatikçe çatışması da değildir. Asıl mesele, savaşın, sömürünün, tecavüzün, ekolojik yıkımın ve sömürgeciliğin yapısını ayakta tutan iktidarın liderlerini, temsilcilerini ve mekanizmalarını ortadan kaldırmayı amaçlayan geniş bir grubun görevidir.
Çünkü hiyerarşinin gücünü oluşturan şey, burada aynı zamanda onun zayıflığıdır: ikonikleşmiş liderler ve büyük baskı düzenlerinin aktörleri ortadan kaldırıldığında ya da sürekli ortadan kaldırılma tehdidi altında yaşadıklarında, onların yabancılaştırdığı kitlelerin önünde aşağı yukarı iki seçenek kalır: Ya maddi ve kültürel tahakkümlerinden kurtulurlar ya da üstüne büyük şehit kisvesi geçirilmiş önderlerinin fikirlerini ve kurallarını sürdürerek onların mirasını yaşatırlar.
Bununla birlikte, öncüler olarak adlandırılan kesimler en kararlı ve en radikal olanlardır; taşıdıkları fanatizmle birlikte yok olup giderler. Devletlerin devrimlerimizi geçmişte bastırabilmesinin nedenlerinden biri de kısmen bu olmuştur. Ancak o zamanlar, onların geleneklerine bağlılıkta bizim kadar çocukça davrandıklarını anlamamıştık.

Ancak, havarilerin peygamberlere dönüşme olasılığını önlemek için, silahlı mücadelenin yanı sıra karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, özerklik ve şiddet içermeyen eylemin yapılandırılması gerekliliği de ortaya konulmalıdır. Böylelikle, eskiden devlet organizasyonundaki boşlukları dolduran sivil toplum yapıları, devletin [alternatifi olarak] yerini almaktadır. Silahlı mücadele, özyönetimi korumakla kalmayıp, aynı zamanda baskı ve zulmü de ortadan kaldırır. Bir siyasi modelin sözde görkemli erdemini, Makyavelist bir diyalektik ve metodik bir katliamla kanıtlamaya gerek yoktur. Zira bu model işliyor, uyum sağlıyor, savunuluyor ve toplumu oluşturanların kendi iradesinin bir yansımas i olarak hayat buluyor. Propaganda için, söylenenleri ve yürütülen eylemleri saptırmak da daha zordur; zira bunlar, belirli bir hedefe yönelik izole bir ifade değil, toplumun her yönünden kaynaklanan sistemik baskı koşullarına karşı kapsamlı bir tepkidir. Anarşizme yönelen özgür bir toplum, ancak köylüler, işçiler, zanaatkârlar ve entelektüellerin kendileri tarafından mümkün kılınabilir. Ne devrimci ordular, ne de tek başına kahramanlar, ne de [küçük] militan gruplar, bunu talep edenler için özgür bir yaşam yaratamaz. Bu yaşam, ezilenlerin kendilerinin meyvesidir.

Onlar, doğrudan eylem ve bilinçli çabalar yoluyla ortak ve bireysel refahlarına ulaşabilirler. Tanrılar, Sezarlar ve temsilciler, ister kırmızı ister siyah paçavralar giysinler, sadece kendi hayallerinin geleneklerine hizmet ederler; davalarımıza gerçekten fayda sağlayabilecek tek şey kitaplar ve yayın araçlarıdır. Tanrılardan bahsetmişken, Hristiyan, Yahudi ve Müslüman inananlar hepimizin kardeşleridir. Halkların ve inançlarının düşmanı olan Kilise, onun liderleri ve kurumudur; inananlar değil. Anarşistler, onlarla çatışmadan etkili bir mücadele yürütebilmek için bu ayrımı bilmelidir. İdeolojik çoğulculuk ateizmle sınırlı değildir. Biz, özgür halkların ve bireylerin yaratılmasına özen gösteriyoruz, “uslu küçük özgürlükçüler”in değil. Çünkü devrimin kişileştirilmesini, şüpheli pozisyonlarda bulunan kurgusal figürlere yüklemek, kör ve düşüncesiz bir tutumdur. Tek bir figür aracılığıyla düşünmek, kendini küçültmektir. Anti-otoriterlik ve bağımsızlık iradesinin kapsadığı çok geniş yelpaze, anarşizme yerel, uluslararası ve neredeyse zamansız bir pratik ve teorik deneyim çeşitliliği sağlar. Anarşizmin anti-otoriter niteliği, hem çelişkisini hem de gücünü oluşturur. Çünkü bu özellik, bir yandan en etkin ve en isabetli kişilerin ideolojiyi eyleme dökmesine ve onu ileriye taşımasına olanak tanırken, diğer yandan da örgütleri ve mücadeleleri tekelleştirme, sahiplenme ve nihayetinde kendi kişilikleriyle özdeşleştirme yönündeki az ya da çok bilinçsiz eğilimlerine karşı aynı figürlerden korunmayı mümkün kılar. Doğrudan demokrasi, başkalarının yaşadıkları deneyimlere duyulan güven, liderlere duyulan küçümseme ve naifliğe duyulan güvensizlik üzerine kuruludur.

-Rose Isia- 

Çeviren: Kızıl Emir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir