Feminizm ve anarşizm, iktidar ilişkilerine yönelik eleştirileri açısından bazı yönlerden birbirine yakınlaşır; öyle ki, 1960’lı yıllardan beri bazı militanlar kendilerini “anarşist-feminist” olarak tanımlamaktadır. Bu iki düşünce akımının kesiştiği noktada yürütülen tartışmalar, günümüz gerçekliği hakkında aydınlatıcı olmaya devam etmektedir.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Avrupa anarşist hareketlerine katılmış ve feminist fikirleri savunmuş, Fransız Komünar Louise Michel (1830-1905) ve Rus asıllı Amerikalı Emma Goldman (1869-1940) gibi tanınmış kadın figürlerin yanı sıra, klasik referans noktası, 1936 İç Savaşı sırasında İspanyol anarşist hareketinde yer alan Mujeres Libres (Özgür Kadınlar) kadın örgütüdür. Mujeres Libres, kadınlar için okuma yazma kampanyaları, teknik ve mesleki kurslar ile siyasi eğitimler düzenlemenin yanı sıra, faşistlere direnen devrimci milisler için gıda üretimini kolektif olarak organize etti, sağlık klinikleri kurdu ve hemşirelerin ve kadın milislerin eğitimine katkıda bulundu.

Çoğunluğu işçi sınıfından gelen 20.000 üyesiyle Mujeres Libres, kadınların özgürleşmesini ve devrimci mücadeleye katılımını savunuyordu. Örgüt, sınıf egemenlik ilişkilerini sorgulamadan kadın eşitliğini savunan liberal feminizmden ayrışmak amacıyla “proleter feminizm”i benimsemişti. Ancak “yoldaşları”, onları özgürlükçü hareket içinde özerk bir örgüt olarak siyasi açıdan tanımaya pek istekli değildi.

Feminist mücadelenin sınıf mücadelesine tabi kılınması, pek çok devrimci ve militan hareketin karakteristik bir özelliğidir. 1960’lar ve 1970’ler boyunca pek çok feminist, bu nedenle bu hareketlerden ayrılıp küçük özerk kolektifler kurdu ya da toplumsal düzene karşı çok daha az muhalif olan, ancak karma olmayan feminist örgütlerle ittifak kurdu. Zaten aşırı sol tarafından tanınmayan feminizmin devrimci niteliği, bu süreçte daha da zayıfladı.

Amerikalı anarşist feministler, kendilerini “anarka-feministler” olarak adlandıranlar, 1960’lar ve 1970’lerde feminist hareketin en hareketli dönemlerinde iktidar konusunda önemli tartışmalar başlattılar. Carol Ehrlich, yazılarında, kadınların iktidara gelmesini savunan ve eylemlerini bir elit tarafından yönetilen kitle hareketi çerçevesinde yürüten liberal ve sosyal-demokrat (ya da sosyalist) feministlere yönelik bu eleştiriyi dile getirmiştir. “Ne bir işçi devleti ne de bir anaerkil sistem, herkes için baskının sona ermesini sağlayacaktır. Dolayısıyla amaç, sosyalistlerin yaptığı gibi ‘iktidarı ele geçirmek’ değil, iktidarı ortadan kaldırmaktır.” Bu, anarşistlerin başlıca sloganlarından biridir; ancak iktidarı ortadan kaldırmanın mümkün olup olmadığı ya da her halükarda bir şekilde onu örgütlemek zorunda olup olmadığımız sorusu akla gelebilir.

1970’ler ve 1980’ler boyunca, devletten özerk küçük kolektifler olan geleneksel olmayan örgütlenme biçimlerini hayata geçirerek, anarka-feministler cinsiyetçi ve hiyerarşik iktidar ilişkilerine son vermek istemektedirler. Kendi bedenleri üzerinde kontrol, çekirdek ve heteroseksüel aileye alternatifler, ebeveynleri ve çocukları özgürleştirecek yeni çocuk bakım modelleri gibi belirli ilkeleri uygulamayı amaçlayan bu hareket, alternatif sağlık klinikleri, gıda kooperatifleri ve ebeveynler tarafından özerk bir şekilde yönetilen kreşlerin kurulmasına katkıda bulunuyor. Anarka-feminist yazar Peggy Kornegger’e göre kadınlar, kültürel olarak başkalarına karşı duyarlılık geliştirmeye ve eşitlikçi ilişkiler kurmaya daha yatkındır. Ancak cinsiyet rollerini neredeyse doğal kabul eden bu yaklaşım, anarka-feminizmin belirli bir eğilimine nüfuz ederek, kadınların da eşitsiz biçimde iktidar kullanabileceği gerçeğini göz ardı etmektedir. Bu nedenle dolaylı olarak, kadınların iktidar kullanımını ayrıcalıklı gören liberal feminizmin tutumuyla örtüşmektedir.

Bir başka Amerikalı feminist olan Jo Freeman, yükselişte olan harekete seslenerek “The Tyranny of Structurelessness” (Yapısızlığın Tiranlığı) başlıklı yazısında tabuları sorguladı. Bu yazıda, küçük feminist veya anarşist kolektiflerde mevcut olan çeşitli gayri resmi ve elitist iktidar biçimlerini ortaya koyuyor. Ayrıca, bu grupların, sadece büyük ılımlı örgütler tarafından belirlenen ulusal öncelikleri takip edip etmemeyi kararlaştırmak yerine, benzer düşüncelere sahip kişilerden oluşan çevreden çıkıp bölgesel ve ulusal düzeyde örgütlenme kapasitesi açısından sınırlı olduklarını vurguluyor. Ayrıca, gayri resmi iktidarların kolektif olarak resmileştirilmesi, görev rotasyonu, eğitim yoluyla bilgiye, kaynaklara ve becerilere eşit erişim gibi ilkeleri savunarak demokratik yapılar kurmanın ve siyasi olarak etkili olmanın mümkün olduğuna inanıyor. Görünüşe göre bu, anarşistler ve anarka-feministler tarafından da diğer siyasi akımlar kadar başarıyla üstlenilmemiş bir meydan okumadır.

Anarka-feminist akıma yakın bazı feministler, feminizmin etnosantrizmini eleştirerek ırkçılık karşıtı bir bakış açısını dahil etmeyi önermişlerdir, diğerleri ise ürün odaklı ideolojiyi patriyarkanın temeli olarak tanımlayarak ekolojik bir bakış açısını savunmuşlardır.

Güç yoğunlaşması üzerine yürütülen ve toplumsal rollerin cinsiyet temelli inşası konusuyla da zenginleşen bu tartışmada hiçbir şey basit değildir. Yıllar geçtikçe, marjinal kesimlerde var olmuş ve kısa ömürlü kalmış küçük yıkıcı feminist kolektiflerin deneyimlerine paralel olarak, inanılmaz sayıda kadının, tanınmak ve devlet tarafından finanse edilmek isteyen feminist gruplara katıldığı görülmektedir; bu bakımdan Québec örnek teşkil etmektedir. Bu kurumsallaşma, bu grupların genişlemesine ve önemli sosyal kazanımlara olanak sağladı, ancak aynı zamanda, toplumsal düzene karşı muhalefet güçlerinin bastırılması yoluyla eylemlerinin işlevselci bir bakış açısıyla çerçevelenmesine de yol açtı. Günümüzde, büyük bir kısmı yoksulluk ve eşitsiz cinsiyet ilişkileriyle karşı karşıya olan kadınlar, toplumda, kurumsallaşmış oluşumlardan çıkan ve devletle kapitalist düzenle pek çatışmaya girmeyen “temsilciler”in sesi aracılığıyla seslerini duyuruyorlar. Artık tabandaki kadınların, bu örgütler aracılığıyla yönlendirilen gücü ele geçirmelerinin, onu kolektifleştirip yeniden yıkıcı bir nitelik kazandırmalarının zamanı gelmiştir.

-Louise Boivin-

Çeviren: Kızıl Emir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir